
Lise giriş sınavının kargaşasında tam olarak fark edememiştim binanın sıra dışılığını. İnsanın üstüne çöken kasvetli tuhaf havasıyla kayıt için gittiğimizde tanıştım. Başım hep yukarı kalkık incelemeye çalışıyordum. Evet saçak, kemer, tavan süslemesi, bordürler gibi bazı tanıdık şekiller vardı ama bütünün o buyurucu havasını sevmemiştim; kabul etmedim. Bu yüzden liseye ısınamadım hep soğuk durdum. Hiç bir sosyal faaliyete katılmadım. İsteksizdim, hevessiz… İlkokulda her faaliyete katılan çocuk gitmiş yerine pencereden İstanbul manzarasına dalan bir bilmece gelmişti. Haftanın belli günlerinde gelen yabancı yolcu gemilerini ve uğradığı ülkeleri, içindeki gezginlerin hayatlarını seyrettim hep. Herkesin anlamsız bir gururla taktığı rozetten biraz utandım mahallede. Sonra tabiî kaybettim. Bir an evvel kurtulsaydım şu kara taşlı yabancı yerden… Ruh halimi tamamen okulun binasına yormak yanlış olabilir. Gerçi benzer kayıtsızlığı aynı okula giren oğlumda da gördüm. Fazlasıyla… Onun mazereti neydi? Belki ilkokuldan farklı olarak çok değişik sosyal iklimlerin insanlarını bir araya getiren ortamın gerginliğidir.
Hele malum günlerde düzenlenen, acemice ayin havası verilmek istenen o kutlama törenleri… Mermer merdivenlerde çığlık çığlığa yankılanarak tekrarlanan zorlama hissiyat gösterileri, öğrencilerin suratlarında aksisedasını bulamıyor ama olsun, belki taze beyinlere izini bırakır ümidi var. İster istemez akıldan tüm cemaatin dipdiri ve heyecanla seslendirdikleri İtri’nin tekbiri geçiyor. Fatih Cami’nin ak duvarlarına işlercesine… Düşünürsün bu millet üzerinden dökülen zavallı elbiseyi nasıl söküp atabilir? Şükür; cevabını lisede sosyoloji dersinde Nurettin Topçu verir. Sana “hareket” etmek kalır.
Zamanla, arkadaşlıklar, bazı dersler, yeni konular, farklı hocalar okulla aramı buldu. Aklımda kalanlar mazot kokulu tahta zemin, yüksek tavan ve pencereler, bazısı öğrencilere yasak masif, mermer merdivenler, öğleye yakın yemek, akşam diş macunu kokusu, sabah yatakhane penceresinden İstanbul kokusu, kahvaltıda zorla içtiğim süt. Derslerden yana genel de bir sıkıntım olmadı. Hatta “verkanntes Genie” Hackenberg’den bile sıyrılmayı bildim. Hem de bitirmede 9 alarak. Bu matematikde bir olay… Bir ben bir de tabiî Fuat Cüre. Aslında normalde onun 10 alması gerekirdi. Kötü sonuç.
Hazırlık sınıfından sonra nehari olma imkanı çıkınca okul hayatı biraz canlandı. Okula gidiş geliş gerçekten ayrı bir deneyim. Ne yazık bugünün çocukları izole servislerle bunu yaşayamıyorlar. Ve daha neleri. Okul çıkışları, kız lisesinin öğrencileri ile çok farklı bir boyut kazanıyor. Ergenlik rüzgarları doruklarda. “Ben peki neden hep farklı bir gezegen doğumlu gibi oluyorum?” Diye şaka yollu, alaysı sorardım: “Duygularım mı körelmiş nedir?” Fakat arada gaipten gelen belli belirsiz duyduğum, müjde mi uyarı mı olduğunu anlayamadığım o derunî ses de ne?
(Bekle! Bekle göreceksin sen duyguyu, o gezegenin kaç bucak olduğunu!)
Hatıra deyince en uzun süre sıramı paylaştığım iki arkadaşımı sevgiyle anmak isterim. Lemi Yücesoy, Muhlis Körhanoğlu. Her ikisi de nev-i şahsına münhasır çok değerli insanlardı. Aynı Üniversiteye girdik, hatta Lemi ile aynı fakülteye. Her ikisi de erken çağırıldılar; Allah rahmet eylesin! “Erken” burada olumsuzluk mu içeriyor bilemiyorum. “Hayır” mefhumuna sarılıyoruz hemen. Kendim için erken sayılacak zaman, yaşamımın hangi noktası olmalıydı diye bazen düşünürüm de, acaba… Neyse burada yeri değil. Belki başka sefere…
…
Okulu bitirenlerin rahatlamaları, sevinçleri gözümün önünde. Çoğu bir daha “hatırlamak bile istemem” dercesine arkalarını dönmekte. Arkadaşlıklar hariç.